Masumiyet mi, Mülkiyet mi? Bir Klinik Psikolog Gözüyle Kemal Basmacı’yı Okumak
- İpek Kılıcı
- 18 Şub
- 2 dakikada okunur

Masumiyet Müzesi, son günlerde yeniden gündemimizde. Birçoğumuz o melankolik İstanbul sokaklarında, Füsun ve Kemal’in hikayesinde kaybolduk. Ben de bir eserin görsel dünyasına hapsolmadan önce, karakterleri kendi zihnimde özgürce inşa etmek adına rotayı önce kitaba kıranlardanım. Hayal gücümü korumak benim için kutsal bir sınır.
Kitabı okurken beni ilk karşılayan ve en çok etkileyen şey, Orhan Pamuk’un o eşsiz İstanbul betimlemeleri oldu. Eski apartman daireleri, Boğaz’ın esintisi ve o dönemin ruhu... Şehri ne kadar özlediğimi her satırda yeniden hissettim. Ancak bir okur olarak bu nostaljiye kapılsam da, bir klinik psikolog olarak hikayenin derinliklerine indiğimde karşılaştığım tablo çok daha sarsıcıydı.
"Aşk" Maskesi Altındaki Görünmez Sınırlar
Lisans eğitimim sırasında tamamladığım Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları perspektifiyle baktığımda, Kemal’in "büyük aşk" dediği şeyin aslında bir tür sahiplenme ve kontrol etme arzusu olduğunu görüyorum. Psikolojik literatürde "nesneleştirme" dediğimiz durum tam olarak bu: Kemal, Füsun’u bir insan olarak değil, mülkiyetine ait bir "parça" gibi konumlandırıyor.
Peki, bir insanı nesneleştirmek gerçekte ne anlama gelir?
Bu, karşıdakinin duygularını, iradesini ve bağımsızlığını görmezden gelip; onu sadece kendi ihtiyaçlarımızı karşılayan bir figüre dönüştürmektir. Hikaye boyunca sadece Kemal’in sesini, onun bitmek bilmeyen özlemini ve ızdırabını duyuyoruz. Bu durum aslında edebiyatta ve sanatta sıkça rastladığımız "Erkek Bakışı" (Male Gaze) kavramının bir yansıması. Füsun burada kendi hikayesini yazan bir kahraman değil; Kemal’in onu nasıl gördüğüyle, ona nasıl bir anlam yüklediğiyle var olabiliyor.
Füsun’un hayalleri neydi? Gelecekten ne bekliyordu? Kemal’in dünyasında bu soruların bir cevabı yok. Çünkü Füsun, kendi sesi olan bir kadın değil; bir adamın zihnindeki müze vitrinine hapsedilen sessiz bir figür. Sevgi, normal şartlarda sevilenin alanını genişleten ve onu özgürleştiren bir güçken; Kemal’in sevgisi Füsun’u sadece bir "anı" kutusuna sığdırıyor. Onu bir insan olarak yaşatmak yerine, bir hatıra olarak dondurmayı seçiyor.
Bir Savunma Mekanizması Olarak Müze: Yas mı, İnkar mı?
İşin klinik kısmına gelirsek; 4139 adet sigara izmaritini biriktirmenin romantize edilecek bir tarafı maalesef yok. Bir psikolog olarak baktığımda bu tablo, kaybın getirdiği yas sürecini sağlıklı bir şekilde tamamlayamamanın, yani bir noktada "takılı kalmanın" en somut göstergesi.
Peki, Kemal neden o izmaritlere, tokalara, bardaklara bu kadar muhtaç?
Aslında Kemal, Füsun’un gidişiyle oluşan o devasa boşluğu, gerçek bir veda ile doldurmak yerine nesnelerle yamamaya çalışıyor. Kemal, kaybın yakıcı gerçeğini kabul etmek yerine güçlü bir inkar mekanizması çalıştırıyor. Füsun’u ve ona dair her anı eşyalar üzerinden dondurarak, aslında kontrol edemediği birine karşı sancılı bir tutunma çabası geliştiriyor.
Normal bir yas sürecinde beklediğimiz şey; kişinin acıyı çekmesi, kaybı kabullenmesi ve giden kişiyi anılarında yaşatarak hayata devam etmesidir. Kemal ise tam tersini yapıyor: Füsun’u anılarında özgür bırakmak yerine, onu nesnelere hapsederek "gitmemiş gibi" davranıyor. Nesnelere bu denli tutunmak, Füsun’un artık kendi kararları olan bir "insan" (özne) olarak hayatında olmadığı gerçeğiyle yüzleşmemek için örülen kalın bir duvar gibi.
O müze, aslında Kemal'in kaybı reddetmek için kurduğu görkemli bir sığınak. Çünkü eşyalar değişmez, yaşlanmaz ve sizi terk etmez. Kemal, Füsun’un özgürlüğünü ve kaybın acısını, bu değişmeyen nesnelerin içine gömerek aslında kendi iyileşme ihtimalini de o müzenin içine hapsediyor.
Bu tek taraflı bakış açısı, bir kadının sessizce nasıl yok sayıldığını bizlere büyük bir aşk gibi sunarken, profesyonel bir yerden şu soruyu sormak zorundayım:
Gerçek sevgi, sevilenin kendi kanatlarıyla özgürleşmesini mi ister, yoksa onun hatırasını bir vitrine hapsedip kontrolü altında tutmayı mı?
Klinik Psikolog İpek Keskin



Yorumlar