Bahar Her Zaman Sakin Başlamaz: Botticelli’nin Primavera’sı Üzerine
- İpek Kılıcı
- 9 Ağu
- 3 dakikada okunur
Sanat eserlerinden hoşlanır mısınız?
Beni bilen bilir: Bayılırım. Bir tabloya yalnızca güzel bir görüntü olarak bakmayı değil, onun içinde saklanan hikayeyi, sembolleri ve insan ruhuna dokunan taraflarını keşfetmeyi seviyorum. Bazen bir sanat eserine bakarken, aslında kendimizden bir parçaya bakıyor olabiliriz.

Botticelli’nin İlkbahar (Primavera) tablosu da benim için böyle eserlerden biri.
İlk bakışta tabloya baktığımızda gördüğümüz şey oldukça huzurludur: Çiçeklerle kaplı bir bahçe, zarif figürler, baharın gelişi ve doğanın yeniden canlanışı...
Her şey olması gerektiği yerdeymiş gibi görünür.
Fakat biraz daha dikkatli baktığımızda, bu dingin görüntünün içinde oldukça sarsıcı bir sahne fark ederiz:
Bahar, bir krizle başlıyor.
Resmin sağ tarafına dikkatlice bakın...
Mavi-yeşil tonlarda tasvir edilen Zephyrus, yani rüzgar, toprak perisi Chloris’e doğru uzanır. Chloris’in bedeninde ve yüzünde ise korku ve şaşkınlık vardır.
Bu, tablonun geri kalanındaki zarif ve sakin atmosferden oldukça farklıdır.
Chloris kaçmaya çalışıyor gibidir.
Ve tam da bu karşılaşmanın içinde dönüşüm başlar.
Chloris’in ağzından çiçekler çıkmaya başlar. Bir sonraki figürde artık Flora’yı görürüz: Baharın, çiçeklerin ve doğanın bereketinin tanrıçasını.
Burada beni düşündüren şey şu: Bahar, tabloda huzurlu bir manzarayla başlamıyor. Bir karşılaşmayla, bir sarsılmayla, hatta korkuyla başlıyor. Çiçek açmadan önce bir şeylerin yerinden oynaması gerekiyor. Belki insan ruhunda da bazı değişimler böyledir. Değişim her zaman huzurlu hissettirmez. Hayatımızda değişmesini istediğimiz şeyleri düşündüğümüzde, çoğu zaman sonuca odaklanırız. Daha özgüvenli olmak isteriz. Daha sakin olmak isteriz. Bir ilişkide daha sağlıklı sınırlar kurmak, kendimizi daha rahat ifade etmek, geçmişten gelen bazı yükleri bırakmak isteriz. Ama değişimin kendisini çoğu zaman romantikleştiririz. Sanki bir gün bir şeyleri fark edeceğiz ve ardından her şey yerine oturacakmış gibi...
Oysa psikolojik değişim çoğu zaman böyle ilerlemez. Bazen önce alıştığımız düzen bozulur. Bazen yıllardır bizi koruyan bir savunmanın artık işe yaramadığını fark ederiz. Bazen “ben böyleyim” dediğimiz bir özelliğimizin aslında uzun zaman önce geliştirdiğimiz bir baş etme biçimi olduğunu görürüz. Ve bu farkındalık her zaman rahatlatıcı değildir. Çünkü tanıdığımız şey, sağlıklı olmasa bile tanıdıktır.
Peki insan neden bildiği kışa tutunur? Bizi mutsuz eden bazı kalıplardan neden vazgeçmek bu kadar zor?
Çünkü zihnimiz için tanıdık olan, her zaman iyi olandan daha güvenli hissedebilir. Çocuklukta geliştirdiğimiz bazı inançlar, ilişkilerde öğrendiğimiz roller, kendimizi korumak için kullandığımız savunmalar zamanla kişiliğimizin doğal bir parçası gibi görünmeye başlayabilir.
Bir dönem bizi korumuş olabilirler. Belki gerçekten gerekliydiler. Belki o zamanlar elimizdeki en iyi seçenek buydu. Fakat hayat koşulları değiştiğinde, bir zamanlar koruyucu olan şey bazen bizi sıkıştırmaya başlayabilir. Tıpkı kışın doğayı koruyan örtüsünün, bahar geldiğinde artık kalkması gerektiği gibi.
Rönesans sanatında Antik Yunan ve Roma dünyasına duyulan ilgi yalnızca geçmişe duyulan estetik bir merak değildi. Klasik mitoloji, insanı, doğayı, aşkı ve güzelliği yeniden düşünmenin araçlarından birine dönüşmüştü. Botticelli de bu dünyanın ressamıdır. Primavera’da Venüs, Merkür, Üç Güzeller, Zephyrus, Chloris ve Flora gibi figürleri bir araya getirirken yalnızca bir mitolojik sahneyi resmetmez. Arzu, güzellik, doğa ve insanın dönüşümü üzerine düşünsel bir alan kurar.
Primavera’nın yalnızca sağ tarafına baktığımızda bir dönüşüm hikayesi görüyoruz. Ancak tabloya biraz daha geniş baktığımızda başka bir şey daha fark ediyoruz. Ortada Venüs var.
Üzerinde küçük bir Cupid. Çevresinde birbirinden farklı figürler... Sanki tablo bize tek bir duyguyu anlatmıyor. Hayatın aynı anda birden fazla şeyi barındırabileceğini gösteriyor. Korku ve güzellik. Belirsizlik ve merak. Kırılganlık ve güç. Geçmiş ve gelecek. Dağılma ve yeniden yapılanma. ...
Belki de psikolojik iyilik hali, hayatımızda artık hiç kış olmayacağı anlamına gelmiyor. Kışın da hayatın bir parçası olduğunu kabul edebilmek anlamına geliyor. Her zaman iyi hissetmek zorunda değiliz. Her değişimin hemen anlamlı gelmesi gerekmiyor. Bazen yalnızca neyin artık bize iyi gelmediğini fark etmek bile bir başlangıç.
Botticelli’nin Primavera’sına bir kez daha baktığımda artık yalnızca baharı görmüyorum.
Bana şunu da hatırlatıyor: Bazı baharlar sessizce gelmez. Önce bizi yerimizden oynatır. Sonra korkutur. Bizi alıştığımız şeylerden uzaklaştırır. Ve ancak bundan sonra, uzun zamandır içeride bekleyen bir şeyin filizlendiğini fark ederiz. Belki de değişim tam olarak budur: Kışın bittiğini bir anda anlamak değil; içimizde bir yerlerde baharın başladığını, henüz çiçekleri göremeden önce hissedebilmek.
Klinik Psikolog İpek Keskin



Yorumlar